Superonline Özel Röportaj

Çarşamba, 25. Ağustos 2010 2:08

Yazı ve Röportajlar | Yorum (0) | Yazar: admin

Ben olarak çıktığı yolculuğu biz olarak tamamlar.

Çarşamba, 21. Temmuz 2010 1:27


“Kendimle yüzleştiğim an öldürürüm kendimi” demiş bir dizesinde şair….
Zengin, fakir, güçlü, güçsüz, imanlı, imansız, tüm yaratılmışların ortak sorunudur bu…
Etraflarında oluşturulmuş dekordaki objeler ve varlıklarla oyalanıp, bunaltıcı, yalın ve sıkıcı da olsa güvenli sığınaklarından çıkıp, bilinmeyenin peşine düşmek istemezler nedense, o yüzden deneyenlerin sayısı çok azdır, onlarda, Rumi hz.’lerinin dediği gibi,
“Kime ki sırları ifşa ettiler, ağzını dikip, mühürlediler sözü gereği suskun kalır konuşmazlar… Sırrı erbabından başkasına vermek sırra zülümdür felsefesi gereği susarlar.?

Sevgili Tolga, “Pembe Tuvalet”, “Anormal” kitaplarında yaptığı küçük yolculukları oldukça derinleştirmiş bu kitabında.
Her zamanki güçlü kalemiyle, adeta günümüzle, geçmişin içiçe geçip, hepsinin aslında aynı “an” olduğu eşsiz bir Galata yolculuğu eşlik etmiş, kendi kişisel yolculuğuna…
Kitapta,  Kendini sadece bir isimden ibaret sayan ve kısıtlı aynalarından bunalıp, tükenme noktasına gelen “Semih” karakterinin, bu teslimiyet anında, içine yaptığı yolculuk kurgulanmış.
Yolculuğu boyunca, Semih, Yunus Emre’nin ” bir ben daha var benden içeri”deyişiyle anlatmaya çalıştığı özüne ulaşır, onu Bay Albert, Janet, Madam Ester, Cüce Sinan, Mikail, Neyzen Davut vs. aynalarında ayrı ayrı müşahede ettikten
sonra, hepsinden görünenin aslında kendisinin de özü olan “tek” varlığın farklı formlardaki görüntülerinden başka bir şey olmadığının ayrımına varır.
Ben olarak çıktığı yolculuğu biz olarak tamamlar.

Ayşegül Erdenay

Yazı ve Röportajlar | Yorum (0) | Yazar: admin

TED Bursa Koleji ile Söyleşi

Çarşamba, 21. Nisan 2010 4:55

Yazı ve Röportajlar | Yorum (0) | Yazar: admin

Akşam Brunch

Çarşamba, 21. Nisan 2010 4:32

Sözcüklerin “özü anlatmaktan çok, gizleyen birer kabuk” oldukları ileri sürülüyor “Anormal”de. Yazarken, o kabukları çatlatıp yolmak için nasıl bir sancı çekiyorsunuz?

Sözcükler anlayışımızda, aktarışımızda, paylaşımımızda yardımcı oluyorlar bize. Onlar sayesinde ortak bir algı oluşturup hayatı ve iletişimi kolaylaştırıyoruz. Ama bu ortak dil nesneleri, fikirleri ve duyguları da tek tipleştiriyor öte yandan. Sıradanlaştırıyor. Kurutuyor. Kitapta şöyle bir cümle var: “Hayatı önce sözcüklerle kurutup sonra hayal gücüyle canlandırmaya uğraşıyoruz.” Sahiden de sözcüklerin “özü anlatmaktan çok, gizleyen birer kabuk” olduğunu fark ettikten sonra, sözcüksüz ifade biçimlerini daha fazla önemsemeye başlıyor insan. Bilgeliğin sessizlikte gizlendiğini seziyor. Yazarlıksa kaleyi içten fethetmeye çalışmak bana kalırsa. Sıradanlaştırılmış sözcükleri farklı birleşimlerle yan yana dizerek, özgün bir algı sahası yaratmak. Benim izlediğim yola gelince: Sözcüklerden duygu üreten değil; duyguları sözcüklere indirgemeye çalışan bir yazarım. Tabii ki bunu becerebilmek kolay olmuyor. Bazen tereyağından kıl çeker gibi kabukları çatlatıp soyuyorum, bazen de onlar benim canıma okuyor.

Röportaj: Ufuk Matara-Ağustos 2009

Yazı ve Röportajlar | Yorum (0) | Yazar: admin

Edebiyat Odası

Çarşamba, 21. Nisan 2010 4:22

İstanbul, rüyalar, aşk, gri, siyah, beyaz, sokak… Bu kavramların sizdeki yansımaları nedir?

İstanbul, rüyalar, aşk… İnsanın ayaklarını yerden kesebilir. Bunların içine dalarak çok şey öğrenilebilir ya da her şey unutulabilir. Hayatın anlamı bir yerlerde gizleniyorsa, orası İstanbul, rüyalar ya da aşk olabilir. Sokak, insanı herkesin yürüdüğü ana caddeden ayırıp, kendi yazgısıyla buluşturabilir. Gri, siyah, beyaz… “Pembe Tuvalet” te bu renkleri hayatın kuru, yoksul, tekdüze yanını ifade etmek için kullandım. Canlanmak için pembe renge gereksinim duyan yanını…

Röportaj: Ağustos 2009

Yazı ve Röportajlar | Yorum (0) | Yazar: admin