HİÇ KİMSENİN KENTİ

“Yüksekkaldırım’dan Kule’ye doğru yokuş yukarı yürümeye koyuldum. Kuvvetli bir lodos yaşlı caddeyi kırbaçlıyordu. Hemen önümdeki seyyar kazak tezgâhının gerisinden dev, siyah bir poşet havalandı, kartal gibi süzülerek martıların peşine düştü. Kendimi kurban gibi hissetmiyordum. Hayat, beni köşeye sıkıştırmaya kafayı takmayacak kadar meşguldü. Buralarda zaman dümdüz, kahpece akmıyordu. İki üç Galata sokağının kesiştiği eğimli köşelerde esrarengiz girdaplar oluşuyor; Venedik dükası ile Osmanlı sikkesi, yalınayak Çingene çocuklarıyla kürklü baronesler, melon şapkalarla yeşil türbanlar döne döne mazgallardan aşağı kayıyeviryordu. Tam ben önlerinden geçerken elektronikçi dükkânlarındaki çanak antenler taş plaklar gibi dönerek eskilerden, yürekli ve cızırtılı şarkılar fısıldamaya başlıyor; reklamcılar lazer kesim makineleriyle surlar için pleksiden rengârenk Ceneviz armaları imal ediyordu. Seyyar ayakkabı tezgâhında ucuza, kıvrık uçlu Rum çapulalarıyla, tulumbacı kamerçinleri satılıyordu. Sarı kırmızı bereli kavruk bir delikanlı kapağını açıp duvara yasladığı çantasında yüzyıl önce bu kaldırımdan gülüşerek geçen gayrimüslim bir ailenin fotoğraflarını, çiçek kabartmalı tunç şamdanlarını ve tenekeden dikiş kutusunu sergiliyordu. Beyoğlu’ndaki toplantılarına giderken Galata’nın kafalarını karıştırmasından çekinenler ayaklarımın altındaki rutubetli tünelden tıngır mıngır geçiyorlardı.”

Yorum Yaz